»   Ana Sayfa  »   Foto Galeri  »   Mardin

MARDIN

Mardin;Dicle ve Fırat'ın suladığı topraklarda,Yunanlıların ''nehirler arasındaki toprak ''mesopotamia,Arap coğrafyacıların ''ada'' dedikleri,ilkçağlardan beri insanlık tarihi için önemli bir yerleşim alanı olmuş bölgede yer alır.Verimli topraklar,tarih boyunca farklı etnik kökenlerin ve inançların,dinlerin uğrak yeri olur.Arkaik pagan inançlara-güneşe tapan Şemsiler,Tavus-u Azam'ı kutsallaştıran Yezidiler-ve erken Hristiyanlık dönemine tanıklık eder.

Hristiyanlığı ilk kabul eden halklar –Süryaniler,Ermeniler-bu bölgede münzevi hayatı yaşar,manastırlar bu bölgede yayılır.Türk-islam yapıları burada inşa edilir.Dervişler burada zaviyelerde konaklar.Bir dağın yamacında kurulu şehir,yüzyıllardır süregelen yerleşim kültürünün izlerini,zamana direnen taş mimarisyle sunar.Medrese,Kilise,Cami,Ev,Çeşme,Sokak herşey sarı taştandır.Hepsi yanyana gelir bir tane olur ve her mevsimde başka renge boyanan sonsuz Mezopotamya'ya doğru bakar.

Şehir yüksek avlu duvarlarının sınırlarını çizdiği dar sokaklardan,abbaralardan,kapılardan bir anda karşınıza çıkan çeşmelerden oluşur.Kaybolarak dolaşırsınız,şehir siziiçine alır nerede olduğunuzu anlamak için dışına çıkmanız gerekir.Yüksek duvarların arkasında avlular,eyvanlar,odalar vardır ve avludaki sesler sokak seslerine karışır;Arapça,Türkçe,Kürtçe ve Süryanice…

Şehirde baskın olan iki büyük tek tanrılı dinin varlığı hissedilir.Erken hrisiyanlık dönemine ait kilise ve manastırlar ile Türk-İslam devleti Artuklular'ın medrese ve camileri eşit oranda şehre dağılır.Tarihi boyunca önemli ticaret yollarının durağı,özellikle tarihi İpek-yolu olan şehir ,zengin çarşı dokusuyla bunu hissettirir.

Mardin adını tarihte ilk kez 4 yüzyılda Roma cağrafyacısı Marcellinus''Maride ve Lorne kaleleri'' şeklinde zikreder.İlkçağ dönemlerine dair pek bişey bilmediğimiz şehre 640 yılında Araplar egemen olur,sonrasında Hamdaniler ve Mervaniler. Mardin'in adının nereden geldiği ile ilgili farklı söylentiler var olmakla birlikte;Ermeni söylentilerine göre,MS 351'de Nusaybin yıkılınca Mardin'e sığınan Ermeniler'in karşılaştıkları dirence karşı gösterdikleri cesarete atıfen ''savaşçı'' ya da ''şehit'' anlamına gelen ''mardi'' kelimesinden,Süryani söylentilerine göre ise,çevrede çok sayıda kale bulunmasına bağlı olarak Süryanice ''kaleler'' anlamına gelen '' merdin'' den türemiştir…

Taşın Dili Olsa...

Güneş son ışığını hırsla gönderiyor evlerin üstüne. Taş evlerin yüzeyleri, köşeleri kızıla boyanıyor. Gölgeler mahsun, son ışık heyecanlı. Heyecan var çünkü dakikalar sonra sunduğu görsel şölenin sona ereceğini biliyor. Zamanın acımasızlığı alıp götürecek onu evlerin üstünden.

Güneş ovayı fosfor gibi parıldatıyor. Tarlalar renkleniyor son ışığın önünde. Kafesli pencerenin önüne kurulan Mardinliler ovaya bakıyor. Güneş öylesine keyifleniyor ki düzlükte renkten renge konuyor. Sonra yavaş yavaş yenik düşüyor karanlığa; ovanın üstünden siliniyor. Gölge iniyor gün boyu güneşten kavrulan ovanın üstüne. Irgatlar çapalarını sırtlarına vuruyor. Akşam yelinin önünde tarlalardaki ekinler dalgalanıyor. Renkler bir bir silinip duman rengine bürünüyor ova. Koca ova deniz oluyor bir anda. Yanıp tutuşanlar, taş pencerenin önüne kurulup bakanlar denizin maviliğini buyur ediyorlar gözlerinin içine. Yaz sıcağına serinlik düşüyor. Ova bir baştan bir başa pencerenin önündekilere bu akşam keyfini yaşatıyor. Denize iniyor Mardinli. Bedenleri değil ama yürekleri düşüyor masmavi denizin içine.

Bir bardak şarap kalkıyor havaya pencerenin önünde. Ovanın güneşle yanıp tutuşmuş üzümlerinin buruk tadı damağa bulaşıyor. Çıkıp gidiyor pencerenin önünde oturanlar. Kimisi Mezopotamya ovasının derinliklerine iniyor. Kimisi Akdeniz'e kimi Karadeniz'e... Ovanın gizemine kapılanlar yüzyılların uçurumuna iniyor. Denizde yitinceye dek. Her şey karanlığa gömülünceye dek öylece bekliyor pencerenin önünde olanlar ve damda serin rüzgara bedenlerini sunanlar. Ova ile barışık kent. Hiçbir ev sırtını dönmemiş bu uçsuz bucaksız deryaya. Binlerce yıl olup biteni görmek için pür dikkat ovaya bakıyor pencereler...

Mardin Kalesi

Evliya Çelebi diyor ki, "Tarif etmekte, lisan kısa, kalem kırıktır..." Ne zaman kaleye baksam bu sözü anımsadım. Bazen bulutlara sarılıyor, bazen gökyüzüyle el ele tutuşuyor.

Kentin her bir noktasından bakınca, değişik görünümler sunuyor. Işıkla oyun oynuyor kentin üstünde. Sabah başka, akşam bir başka görünüm sunuyor. Bazen mağrur bazen duygusal... Ne çok şey yaşamış Mardin Kalesi. Yunus Peygamber yaşamış burada. Yaz aylarında buraya gelir, ibadet eder, zindeleşirmiş. Dara hükümdarı yaz sıcağında tepesine çıkar serinliği içermiş. Öyle bir havası varmış ki, ölüyü diriltirmiş... Nice prenses gelip burada derdine çare bulmuş. Kale kentin üstüne eğiliyor sanki... Sevgiyle kucaklıyor her bir şeyi... Ve hep korumaya hazır olduğunu söylüyor. Tarihsel bilgiler kadar anılar da yaşıyor insanların dilinde... Yaşlılar hep kaleye tırmanıp oralarda oyun oynadıklarını anlatıyorlar. Kalenin eteğinde geçen günleri ve kalenin içindekileri anımsıyorlar. Mağaralar, sarnıçlar ve burçlar... Gökyüzünden düşen tüm yağmur taneleri sarnıçlara dolarmış o günlerde... Mezopotamya'da bir avuç su hayattır. En çetin savaşları görmüş... Peygamberler, hükümdarlar çıkmış tepesine. Bazen yaşam bazen ölüm kol gezmiş burçlarında. Hastalık binlerce insanı bir anda bitirmiş bomboş kalmış kale. Asırlar önce salgın hastalıklar geldi mi ocakların tümü sönermiş. Geçmişi almış koynuna gökyüzüne tırmanıyor. Ne çok yakışıyor Mezopotamya ovasına... Günümüzde akşamları kale ışıkla donatılıyor. Her akşam bir deste çiçek alan sevgili gibi keyifleniyor. Kent kaleye omuz verip güçleniyor ve umutla içtenlikle geleceğe bakıyor...

Manastırlar

Mardin'de çok ünlü mabedler var. Eşsiz eser Ulu Cami gibi Süryaniler'in de manas-tırı var. Deyrulzafaran, Midyat'taki Mort Gabriel ve köylerde birçok önemli kilise ve manastır hepsi taş işçiliğin önemli eserleri. Son yıllarda Süryani cemati bu manastırları restore etti, eski görünümlerine kavuşturdu. Mardin'in içindeki Mort Şmuni Kilisesi'ni de Özkök ailesi restore ettirdi. Lütfi Özkök'ün öncülük ettiği bu restorasyon sonucunda bir açılış yapıldı. Açılışı ben de izledim. Orada dinledim Mort Şmuni'nin öyküsünü... Kral Antiyakus tanrıya gönülden bağlı anneyi ve çok iyi yetişmiş yedi oğlunu huzuruna çağırarak yasak şeyleri yemelerini ve putlara tapmalarını istiyor. Çocuklar önlerine getirilen işkence aletlerine bakarak kralın isteğini reddediyor. Yedi kardeş inançlarından ötürü orada işkence edilerek öldürülüyor. Bu olay dinsel bir anlatı olarak yüzyıllardır yaşıyor. Bu olaydan sonra birçok yerde Mort Şmuni kiliseleri yapılıyor. Mardin'deki bu kilise bakımsız bir haldeyken Lütfi Özkök'ün öncülüğünde Özkök ailesi tarafından restore ettirildi. Mardin'in kültürel değerlerine yeni bir eser daha katılmış oldu. Açılışta yapılan ayine bütün Süryaniler katıldı. Bayanların fotoğrafını ayin sırasında çektim. Mardin'de diller kadar, dinler de diyalog içinde. Geçtiğimiz yıl içinde de Kasımiye Medresesi'nde, dinler arası diyalog toplantısı yapılmıştı. Ayrı dinden olanlar birbirine saygı gösteriyor, onların önemli günlerine, bayramlarına katılıyor. Bu yüzyıllardır süren bir gelenek. Dünyanın Mardin'in mimari değerleri kadar, dinler arasında sağladığı ilişkileri ele alıp incelemesi gerek. Mardin dünyaya örnek olacak bir kent. Yüzyıllar içinde kalan Mardin'deki yaşam sosyolojik biçimde incelendiğinde, örnek sonuçlar ortaya dökülecektir.

Hayat Mezopotamya Ovasına Akar

Su öylesine kutsal... Su doğumla özdeş... Her subaşında bir abide var. Burada anlatmışlar sözlerini insanlar... Su doğuyor hayat gibi. Akıyor...

Zaman içinde durmadan akıyor. Hayat da öyle değil mi? Hayat bir yerde sonlanıyor oysa su hep akıyor... Mardin'deki medreseler kitap gibi anlatıyor geçmişi... Günümüzde de geçerli olan felsefi boyutu olan öyküler bunlar. Su doğuyor hayat gibi. İnsan da su gibi başlıyor yaşama. Doğuyor, büyüyor. İnsan su gibi doğuyor ama insan ölümlü. Su devinim içinde... insanı da böyle mi betimlemiş Tanrı suyla özdeş kılarak... Medreselerde hayat anlatılıyor su yardımıyla. Önce doğuyor çocukluk günlerini tamamlayıp havuza doluyor. Havuz yaşamı anlatıyor. Sonra havuzdan çıkıp gidiyor. Orası da ölüm... İnsan ölümlü... Ya su. Su dolanıp geliyor bir kez daha. İnsan da öyle. Oda yeniden geliyor dünyaya... Bu benzetmenin felsefi boyutuna bakmak gerekiyor. Zinciriye Medresesi'nde, Kasımiye Medresesi'nde insan unutmasın diye şekille anlatılmış bunlar. Su medresenin içinde yaşamı anlatır biçimde düzene sokulmuş. Hayat Mezopotamya ovasına akıtılmış. Ova olmazsa hayat olur mu? insanlar yaşamını bu deniz gibi ovadan sağlamış yıllarca. Yüksekten bakıp sevinmişler, böyle zengin ova için. Suya bakıp düşünmüşler ölümlü olduklarını. Dualar okunmuş suyun başında. Suyun başı ilim yuvası olmuş. Suyun karşısına geçip duygularını söylemiş insanlar. Yaşamın içinde ne varsa. Aşklarını, en özel sözlerini su başlarında terennüm etmişler birbirlerine. Cennet bahçeleri yapılmış bazen. Bazen de böyle medrese. Ancak hep sözlerini de söylemiş insanlar. Gelenler unutmasın diye. Hayat su gibi akıp gidiyor. "Unutmayın sonunda ölüm var" diyerek... Bazen taşla söylemiş insan sözü, bazen suya anlattırmış diyeceklerini. Orada duruyor anlatılanlar, bakıp görmemiz için...

Zincirin Tılsımı

Ulu Cami görkemli yapıt... Minaresi kentin sembolü... Her noktada gözünüzün içinde... Yaz sıcağında cami avlusunun yeşilleri altına saklanıp serinliği yudumlarken minarenin haşmetini algılıyorsu-nuz. Taşlar uçup gitmiş gökyüzüne. Üstün-de ayetler yazılmış. Yukar-da Zinciriye Medresesi, aşağıda Ulu Cami. Kentin sembolleri. Aklı-nızdaki sembolleri birbirine düğüm ederken eski bir efsane gelip oturuyor önünüze. Zinciriye Medresesi ile Ulu Cami arasında yıllar önce bir zincir varmış, iki kutsal yapıt birbirine bağlıymış. Neden bağlanmış birbirine acaba? Kutsiyetleri birbirini güçlendirirmiş. Kenti koruyup kollarmış bu bağlılık. Gerçekten bir tılsımı varmış bu bağlılığın. Kenti kötülüklerden korurmuş. Özellikle insanı... Yaz sıcağında kente dağılan yılanlar, akrepler bu tılsıma çarpar düşerlermiş yere. Hiç kimseyi akrep sokmazmış. Mezopotamya'nın akrepleri el gibi. Zehri morartır öldürür insanı. Ne zaman ki bu zincir kırılmış, o zaman tılsım bozulmuş. Akrepler bayram etmiş.

Zinciriye'nin zinciri yok ama anlatılan efsanesi var. Ulu Cami muhteşem kolonları, minaresi, bahçesi ile kentin tam ortasında. Zinciriye kalenin dibinde. Her gün birbirlerine el uzatıyorlar hasretle. Zincir kırılınca bağları kopmuş. Ruhları ayrı düşmüş. Ama kentin panoraması içinde yine birlikteler. Zincirle değil ama kentin karşısına geçip hayranlıkla bakan insanlar onları gözleri ile birleştiriyor. Ellerini kavuşturup tılsımı görsel düzlemde birleştiriyorlar... Yüzyıllık minarenin üzerinden kalkan güvercinler biraz sonra Zinciriye Medresesi'nin kümbetinin üstüne konuyor. Kuşlarda ışık da gözler de onları hep ele ele tutuşturuyor.

Yılanların Efendisi Şahmaran

Öndeki bakır siniye işlemiş Şahmaran'ı... Sırtını duvara dayamış öylece kalmış, Fotoğraf çektiğimin farkında bile değil. Derinlerde geziyor belli... Yılanların efendisi önünde bakır sininin üstünde. Elleriyle yapmış Şahmaran'ı... Şahmaran'la söyleşmiş belli ki... Derin derin bakıyor. Bilinci buğulanmış. Efsanenin içine düşmüş. Düşlerin içinden kurtuluncaya dek ona değmemek gerek. Yılanların efendisi Şahmaran yanında... Öykü devinip duruyor düşlerin içinde... Belleğimdekiler, sanki bakır sininin üzerine düşüyor. Efsaneler doğru mudur? Asırlar öncesinin sanat tezahürlerimdir bunlar... Ben öyle algılıyorum.

Asırlarca yaşamış bu sözler. Şahmaran, Lokman Hekim efsanesinin bunca yıl yaşaması kalıcılık değil midir? Ef-saneye göre, Şahmaran yanındaki insanı gün ışığına salarken kendi-sinin bu adam yüzün-den öleceğini biliyor-muş. Öldürülmeyi neden kolay kabulleniyor. Kaynatılıp içilen sularıyla veziri öldürüyor, prensesi yaşatıyor, Lokman Hekim'e ölüm-süzlük sırrını veriyor. Efsanenin içinde, her şey var. Yüzyıllarca önce insan bütün duygularını yüklemiş içine. İhanet var, yaşatma ve ceza var. Ama asıl önemlisi bu efsanenin sonunda bir arayış var. İnsanoğlu, ölümsüzlüğü arıyor. Yüzyıllar içinde insan hep bunu düşündü. Bugün de onu düşünüyor. Bilim adamları halen insanı daha çok yaşatmak istiyor, hep ölümsüzlüğü arıyorlar... Ölüm-süzlük bedende mi yoksa yaratıların içinde mi? Şahmaran efsanesinin içinde bu sorunun yanıtı gayet açık. Lokman Hekim milyonlarca ot ve çiçeğin arasında ölümsüzlüğü bulamadı. Bir dilden dökülen anlatı ölümsüz oldu. Mardinli bakırın üstüne işliyor ölümsüz efsaneyi. Bir evin duvarına asılıp duracak Şahmaran motifleri. İnsanlar bu motiflere bakıp bin yıllık efsanenin betimlendiği öyküyü anımsayacak. Şahmaran efsanesi hep yaşayacak.

Efsaneler Kol Gezer

Her taşın her sokağın bir efsanesi var sanki... Daracık sokağın içinde, duvardaki taş dile gelir yürürken. Efsaneler karışır sokağın görüntüsüne... Her bir şey dile gelip anlatır geçmişi... Geçmiş ve gelecek bir olur önünüzde... Selam durup söyleşirler. Sokağın içinde sahne kurulur, oyun başlar. Taşlar anlatır elleri, çek­içleri. Çekiç sesleri fon müziği oluşturur. Çekiç sesleri notaya dönüşür. Aşk nameleri düşer sokağın içine. İçli nağmelerin sonu acıdır. Acılar gelir orta yere. Sokağın acıları. Mahcup kadınların duvar dibindeki sohbetlerin-den kahkahalar karışır acıların içine. Güneş sabah bir duvardadır akşam diğerinde. Göl-geye saklanıp ışığa bakar sokağın kadınları. Minareler, çan kuleleri üstten bakarlar sokağın içindeki oyuna... Çan sesi katılır çekiç sesine. Ezan sesi süsler sokağın üstünü baştan başa. Huşu ile bakar insanlar gökyüzüne. Güvercinler geçer. Takla atıp düşerler sokağın içine...

Peş peşe gelir güvercinler peş peşe düşerler oyunun ortasına. Zaman geçmişi tel tel döker sokağın içine. Yitip giden zaman, güvercinin kanatlarına bağlanmıştır. Geçmişin oyunlarını getirir güvercinler. Geçmişin varsıllıklarını, yoksulluklarını, acılarını, sev dalarını... Çekiç sesi sürer sokağın içinde... Güvercinler damların ucuna çıkıp dizilirler. Mezopotamya ovasından fırtına kopup gelir. Savaşlar kılıçlarla sakırdar oyunun içinde. Taşlar aşka gelip anlatırlar gördük­lerini... Birbirine karışır sesler. Sokağın içindeki bin yıllık oyun sürer. Çocuk sesi gelir evin içinden. Çocuk ağlamaktadır. Kadın kocasına sarılır aşkla. Güvercinler kanat çırpar gökyüzüne. Taşlar sürdürürler sözlerini... Geçmiş ve gün buradadır, sokağın içinde... Taşlar da burada güvercinler de. Güneş yorulmuştur bir kez daha kaçar sokağın içinden. Efsaneler iner sokağın içine. Sokaklara dağılırlar; yüzyıllık, bin yıllık sözler. Efsaneler kol gezer Mardin'de